Matrix filminin başında Neo tavşanı takip etmeden evvel bir kitap gösterilir; “Simulacra ve Simülasyon” diye. Bu kitap 1981′ de Fransız felsefeci yazar Jean Baudrillard tarafından yazılmıştır. Ve Neo kitabı açınca On Nihilizm bölümü ve içinde para ve korsan cd’ ler vardır
Peki simulacra nedir? Simulakrum (çoğulu Simulakra) doğadaki cansız maddelerin kendiliğinden, bir anda veya zamanla bir canlıya benzer biçim alması sürecidir. Jean Baudrillard’a göre orijinali, örneği olmayan; kendisi kopya olan bir şeyin kopyasını ifade eder.. Peki buraya yoğunlaşırsak; Orjinali olmayan, ya da olsa bile bilinmeyen bir şeyin simülasyonu nasıl olur? … Tavşanın suyunun suyu. İç içe geçmiş matruşka bebekler. Peki ilk ve en büyük matruşka bebek hangisi? Ve nerden geldi nasıl bilindi? Gerçeği zaten olmayan, bilinmeyen, aslında kimselerin bilmediği bir şeyin sahtesi ne olursa olsun inanılır değil mi? Çünkü orijinalini zaten kimse görmemiştir ki? Cennet, cehennem, ahiret yurdu; Bunları kimse görmediği halde dünyadaki % 99 insan buna bi şekilde inanıyor Ama nasıl?
Yediğimiz şeylerin tadı neye göre dizayn edildi? Orjinali nedir nerededir? https://x.com/YenidenSinema/status/1832454638991237410?t=DbsCNlsLGhsPDEaMhdKFrA&s=19… Gerçekliğin orijinalliğinin kaynağı nedir? Baudrillard’ın Simülasyon Teorisine göre kapitalizm kendini teknolojiye göre yenilemiş ve sömürünün odağına doğrudan insanın hayallerini ve gerçeklik algısını koymuştur. Artık farklı ihtiyaçları olan farklı bşr insan prototipiyle karşılaşıyoruz nesiller arası ihtiyaç farklılıkları giderek açılıyor Sosyal medyada farklı gerçekte farklı hayatlar var. Baudrillard eskiden bu adı konmamış pek çok kavramı hem tanımlıyor hem de sosyolojik elbiseler giydiriyor. Baudrillard’ı anlamak için evvela Nietzsche’ye bakmak lazım
Nihilizm terimi ilk olarak Friedrich Heinrich Jakobi (17. Yy sonu) tarafından kullanılmış. Sonra Iwan Turgenyev (18. Yy) in “Babalar ve Oğullar” adlı romanı ile yayılmış, Ve Nietzsche ise yaygın ve popüler hale gelmiştir… İşte; Böyle buyurdu Zerduş..
Fayton çeken bir atın acımasızca kırbaçlanıp ölmesiyle ata sarılan ve insanlığa olan inancını tamamen kaybeden ve akli melekeleri de azalan Niçze sağlıklı yazmaya ve düşünmeye devam edebilseydi muhtemelen Nihilizm felsefesi çok daha güçlü ve temelleri sağlam bir felsefe olacaktı Lakin Baudrillard pek çok konuda derin fikir ve tanımlamalar getirdi Baudrillard, teknolojiden yoksun eski toplumların aslında minimal yaşamlarının en gerçek ve doğal yaşam oldugunu işaret eder. Baudrillard’a göre gerçeklik algılarını sömürüp, simülasyon evrenine geçmiş yapay bir dünya kendi aralarında kapalı ve izole bir iletişim kurarak ahlaki ve kültürel olarak gitgide geri gitmeleri kaçınılmaz olacaktır. Ki zaten bu evreyi yaşamıyor muyuz? Ahlaken çökmüş, adalet mekanizmaları çürümüş ve çekirge sürelerinin hızla taze ot ve ekin aradığı gibi sömürerek yeni değerler arayan acımasız bşr toplum yapısını yaşamıyor muyuz bizler? Baudrillard, Nietzsche’yi izleyerek, acıyı dahi sömüren bu acımasız toplum kapıtalizmini eleştirmekten elbette haklıydı. Baudrillard modern dönemde yaşanan tüm gelişmelerin ilrleme değil gerileme olduğunu savunur. Yani Baudrillard’a göre Batı toplumunun başarı sunduğu yeni toplumsal yaşamın tamamı aslında büyük bir yıkım ve insanlığın sosyolojik kültürel ve ahlaki çöküşünü simgelemekte ve medeniyeti, simülakr düzeninin üç aşaması aracılığıyla okumaktadır. Baudrillard simülakr düzeninin üç aşamasını medeniyetin gelişimi açısından, -Rönesans’tan sanayi devrimine ‘klasik’ dönemi belirleyen biçim kopyalama -Sanayileşme dönemine egemen biçim üretim -Kodun belirlediği güncel evredeyse egemen biçim simülasyondur. İlk aşamadaki simülakr doğal değer yasası, ikinci basamaktaki simülakr ticari değer yasası, üçüncü basamaktaki simülakr ise yapısal değer yasası ile tanımlanır belirlenmektedir. Baudrillard’a göre emek artık ezber ve tatsız bir süreçtedir. Bilinç ortadan kaybolmuştur ve üretim diyalektiği anlamını tamamen yitirmiş tüketim kutsanmıştır Simülasyon ve Hiper- Gerçeklik yasası ile Hakikati gizleyen şey artık simülakr değildir. Simülakr hakikatin kendisi olmuştur. Daha geçen hafta ; Dubai çikolatası bi anda nasıl toplumsal fenomene ve hayatın gayesine dönüştü? Gelelim tanımlamalar, “Simulakr: Bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünüm. Simüle etmek: Gerçek olmayan bir şeyi gerçekmiş gibi sunmak, göstermeye çalışmak. Simülasyon: Bir araç, bir makine, bir sistem, bir olguya özgü işleyiş biçiminin incelenme, gösterilme ya da açıklanma amacıyla bir maket ya da bir bilgisayar programı aracılığıyla yapay bir şekilde yeniden üretilmesi. Baudrillard, gerçekliğin yok oluşunu haber vermektedir! Lakin ontolojik gerçeğin değil.. Epistemolojik olarak sistem bir simülasyona yani kopyanın kopyasına dönüşmektedir. Baudrillard, modern epistemolojideki hâkim “neyi bilebiliriz?” sorusuyla ilgilenmiyor. . Baudrillard klasik epistemolojiye karşı çıkar. Modern dönemde iddia edilen bilginin kaynağı yahut edinme süreçleriyle ilgili spesifik eleştiri getirir. Baudrillard sadece epistemolojik süreçleri sorunlu bulmaz, o en temelde hakikatin yok olduğunu söyler Baudrillard’ın birçok kavramla sentezlediği simülasyon kuramına göre hakikat yani gerçek, simülakrların bir yeniden üretim kısır döngüsü içerisinde, kendisine bir daha ulaşılamayacak biçimde yok olmuştur. Bu yok oluşta, gerçekliğin şimdi aldığı biçim, yani en üst basamak da hiper-gerçeklik (hyperreality) olmuştur.

Burdan hoop Decartes’ a uğruyoruz Decartes ; “Cogito ergo sum” (Düşünüyorum o halde varım) derken “Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu” metaforuna bir açılım getiriyordu aslında… “Ben kimim amacım ne? Ben var mıyım ? Varlık isem eğer bunun kanıtı nedir?” Sorularına cevap arıyordu ve bulduğu cevap düşünmek idi … İnsan bir matrixte bir sahte yaşamda olmadığını nasıl anlardı? Düşünen bir varlık ; var demekti ona göre çünkü..
Çünkü yaşamak neydi ? Tolstoy bu konuda şunu der “Yiyordu içiyordu uyuyordu uyanıyordu ama yaşamıyordu.” Demek ki yaşamak için başka bir kanıt lazımdı. İşte! Düşünmek!.. Tarkovski meşhur Solaris filminde ve zaman günlükleri kitaplarında da zamanı sorgulamıştı ve aslında hep yaşamak için beklediğini söylemişti.. Black mirror Beyaz Noel filminde de bu konu anlatılıyordu..

“Nefes aldığın şeyin hava olduğunu mu sanıyorsun?” .. “Gerçek dünyaya hoşgeldin” diyordu Morpheus neoya matrix makinesinden kurtulunca… Peki ama Matrix dışındaki gerçek insanların yaşadığı Zion ne kadar gerçekti? Peki ama o zaman bu simülasyon ne için vardı ki? Gerçeği olmayan bi şeyin simülasyonu nasıl yapılabiliyordu? Eğer varsayımsal olarak matrix filmindeki gibi robotlar bir simülasyon kurdularsa, bu simulasyonda ahlak ve değerler kavramı elbette hiç olmayacaktır ve nihilist felsefe tamamen haklı çıkacaktır.. Ki zaten Neo ve ekip pek çok insanı sivrisinek gibi öldürüyorlardi hiç acıma yoktu.. Baudrillard’a göre kültürel ve sosyolojik olarak insani algılar dört temel aşamadan oluşuyor. Birinci evrede sözcüklerle eşyalar gerçekliğin yansımaları olarak eşleşir. İkinci evrede, algılar hakikati süslemeye, abartmaya ve hatta çarpıtmaya dönük olsa da gerçeklikten tam bir kopuş söz konusu değildir ve algılar gerçekliği yansıtmaya ve sembolleştirmeye devam ederler.

İşte meşhur Dubai Çıkolatası fenomeni bu durumu anlatıyor.. Toplum ahlaki ve kültürel olarak tutunacak tüm gerçeklik algılarından kopmuş ve kendisini yaşamak isteyip yaşayamadığı bir sahte cennetin sahte gerçekliğin içinde mutlu hissetmek istemekte ve bunu bir objeye dönüştürerek onda tüm kimliklerini tüm gerçekliklerini o objeye doldurmakta, o objeyi kutsanmakta ve onunla kendini bütünlemektedir.. Ve bu algısını bir matrixe, sahneye bir simulacraya yönlendirmektedir İşte göstergeler ve toplumsal histerik algılar, simülasyon; böylece gerçekliğin yerini alıyor ve en nihayetinde sembolik sahte gerçekliklerin gerçeğin yerini aldığı kopya bir matrix topluma geçilir. Bu toplum, algılarla gerçekliğin arasının koptuğu gerçeklik vizyonunun yitirildiği, toplumda gerçek olan şeylerle hiçbir ilişkisinin kalmadığı, insan ilişkilerinin bile sadece sembolik ilişkiler olup çıktığı bir simülakrum ya da taklitler toplumuna dönüşür. Böyle bir toplumda Narin kızımızın ve tüm diğer genel hassasiyetlerin gerçeklik anlamında hiç bir geçerliliği yoktur aslında.. Çünkü o gerçeklik için kıllarını kıpırrdatmayacak, hiç bir arayış çözüm ya da yenilenme çabası içinde olmayacak sahte bir toplum vardır artık. Sadece popüler bir tepki verme modası ve simulasyonda topluma epistemolojik bir hakikat veya gerçeklik ile kutlama adına algıları sembollere yönelmeyi, zaten hiç olmayan gerçeğin yerine bir dubai çikolatası koyarak; kendını de ulvi ve kutsal, bütünlenmiş, insan gibi hissetme yarışıdır bu.. İnsanların tüm maddi manevi ihtiyaçları gerçek manasıyla karşılanması takip edilmeden Dubai çikolatası ve benzeri her gün çıkacak sömürüsel imaj ve sembollerlerle simulasyon döngüsü devam edecektir

Peki sistemdeki bu ahlaki çürüme doğal kabul edilse bile gerçek dünyayı görmüş, makineden kurtulmuş insanlar matrixe her girdiklerinde koca koca katliamlara nasıl bu kadar rahat sebep olabiliyorlardı? Bingö! Nihilizm..⁷ Hiçlik ile.. Gerçek değil.. Bi karşılığı yok bi değeri yok çip onlar. Matrix filmine baştan sona Nihilist felsefe hakim idi. Bilgisayar programı içindeki aciz ve zavallı NPC insanlardı onlar.. Morpheus’un deyişiyle Onların bir değeri yoktu. Yaşadıkları şeyin de bir anlamı yoktu .. Tabii bu felsefeye göre.. Beyaz Noel’de bir kadın bi teknoloji şirketinden bir sekreter istiyordu Şirket yetkilisi kadının beyninden dna örneği alıp ona bilgisayarda işkence ederek hizmete ikna edip köleleştirmişti.. Dinler felsefesi de öyle değil mi ? Kutsal için her şey mubah ve sevap olmuyor mu? “Seni nasıl yenebildim? Çok hızlısın. Sence benim daha hızlı ya da daha güçlü olmamın kaslarımla bi ilişkisi olabilir mi? Daha ne bekliyorsun? Bundan çok daha hızlısın. Ne olduğunu düşünme ne olduğunu bil. Denemeyi bırak ve yap Matrixi unut Neo korku şüpheyi sil aklınızı özgür bırak”

“Onlar kurtarılmaya hazır değil ve çaresizce matrixe tutku ve hazlarıyla bağlıdır.. Ve onlar matrixin fizik kanunlarını sıkı sıkıya bağlı ve inanmış oldukları için ne kadar hızlı olurlarsa olsunlar senden daha hızlı olamazlar.. Çünkü sen o kurallara bağlı değilsin. Matrix bir sistemdir, Neo Bu sistem düşmanımız Ama sistemin içindeyken ne görüyorsun? İş adamları, öğretmenler, avukatlar, marangozlar. Kurtarmaya çalıştığımız insanların zihinleri. Ama biz başarana kadar, bu insanlar da sistemin bir parçası ve bu da onları düşmanlarımız yapıyor. Şunu anlamalısın: Bu insanların çoğu serbest bırakılmaya hazır değil. Ve büyük bir kısmı o kadar içine girmişler, sisteme o kadar bağımlı hale gelmişler ki, onu korumak için savaşabilirler… Beni dinliyor musun, yoksa kırmızı elbiseli kadına mı bakıyorsun? Tekrar bak. Dondur! Matrix’de değil miyiz? Bu sana bir şeyi öğretmek için dizayn edilmiş bir program. Eğer bizden biri değilsen, onlardan birisindir.” MATRİX

Neo kurtulduğu matrixe geri döner. Sevdiği, Ve; Her zaman yemek yediği bir restoranın önünden geçerler.. “Vay canına bee.! Bi sürü anım vardı.. Meger, Hiç biri yaşanmamış” der.. İşte Nihilizm..!
“-Bu bulamaç gibi şeyin tadı çok kötü -Onun içinde ihtiyacın olan her şey var -Peki ya haz da var mı? Acaba matrixte mısır gevreğinin tadını neye göre belirlediler?” .. Mısır gevreğinin tadı konusunda ne kadar da haklı değil mi ?,

Aslında Matrix filmindeki pek çok replik o dönem fazla ilgi görmeyen ve epey uçuk gelen 1973 yapımı Welt Am Druth/Yalan Dünya isimli Alman yapımı film idi. Telefonla çağrı ile Ziona geri dönme zorunluluk olayı işte bu filmden esinlenmişti ve başka bir esprisi yoktu.. Welt am drath World on a wire Yalan dünya Alman yapımı 1973 yılında yapılmasına rağmen matrix sahnelerinin hemen hepsi var.. Ve tüm sistemi çözmüş gibi… Filmden ; “-Simulasyonumuzdaki insanlar da kendilerinin gerçek olduklarını zannediyorlar.. Tıpkı bizim gibi.. Peki ya biz gerçek miyiz? Ya biz de başka simülasyondaysak? ” Platonun mağara allegorisini konu edinen son dönemde pek çok film var lakin 1970’lerde bu pek anlaşılabilir değildi ve çok garipsendi.. Dönemine göre en radikal ve matrixten öte bir gerçekliğe sahipti.. Matrix filminde simulasyonu robotların yaptığı , Truman show filminde, reytingçi film produktörlerinin yaptığı, Dark City filminde, uzaylıların yaptığı , The game filminde, şakacı kardeş ve tuttuğu prodüksiyon ekibinin yaptığı söylendi. Ama bu filmde simulasyonu bizzat insanlar yaptı dendi.. Aslında bu filmi kendisinden 25 sene sonra tekrarı çekilen filmden önce izlerseniz pek bi şey anlamayacak hatta tatsız tuzsuz bir film bulacaksınız. .. Ama 13. Kat filmini önce izleyip sonra bu filmi izlediğiniz zaman film inanlılmaz etkileyici ve doyumsuz oluyor…

“Daha önce karşılaştık mı çünkü tanıdık geliyorsunuz ” Ve acı veren gerçek ; Uyanış acı verir cehalet mutluluktur. Bilgi uyandırır.. Yağan yağmur gerçek değil. Anılar gerçek değil. Ve kocaman bir insanat bahçesinde hapis olduğuna uyanmanın gerçeği.. Seven insan sevilen insandan daha üstündür der filozoflar.. Neden? Çünkü seven sevdiğini bilir. Ya sevilen? Bilse bile hep bir şüphe içinde olacaktır, şüphe insanı hem güçlendirir hem mutsuz eder . İnanmak ve konfor bölümünde kalmak ve cehalet işte bu yüzden mutluluk verir .. Film boyunca Stiller’in gerçeği arayışı ve kendisinin de bir simulasyonun içinde olduğunu anlamasıyla beraber içine düştüğü derin boşluk hissi ve insanlara bunu bi türlü anlatamaması kimseyi ikna edememesi felsefik açıdan doyurucu replikleri ile büyük keyif verici bir filmFilmi daha iyi anlamak için önce 13. Kat filmini izleyin bence.. 25 sene sonraki tekrar filmi o çünkü ve kolay anlaşılır.. Gerçekten filmin içinden çıkamayacaksınız .. İç içe geçmiş sonsuz simulasyon kurgusu teorik olarak insanı derin bir felsefik girdaba sürüklüyor..İzleyenler ne düşünüyor bilemiyorum ama her sahne ciddi manada tartışılması derin derin analizi gereken repliklerle dolu .. Bazı replikleri sizler için çıkardım ; “Sizinle daha önce karşılaşmış mıydık?” Belkide başka bir yaşamda” Ve dikkat ederseniz simulasyona her girdiğinde ayakkabılarını çıkararak giriyorlardı filmde .. İlginç bir nokta.. Demek ki filmi yqpanlar dinsel terminolojiye hakimler ve mesaj veriyorlar “Biz bu dünyaya içindeki hiç kimsenin gerçeği bulamayacağı bir şekilde tasarladık”. Aslında yaşlanıp ölüp gidecekler ve gerçek değiller ama bunu anlamayıp ete kemiğe büründükleri bir yaratığın hazlarını ve menfaatini ayakta tutma çabası içinde debelenip duruyorlar .. Böyle mükemmel bir matrix sistemi içinde hapsoldukları halde bunun özgür bir dünya olduğu hissi nasıl gelişiyor? Ve burda amaç ne? Bu tecrübeyi bu hayatı neden yaşıyoruz? Herkesin ölüp gittiği ve hiç kimseden hiç bir eser kalmadığı bir dünyada nereye varılacak? Burada bir kurgu dünyada olduğumuz kesin. Peki ardında ne var ? Daha büyük bir simulasyon mu ? Kendi icatlarımızda hapis miyiz?Herkesin kendi simulasyonunda Başol olduğu tüm bu matrix sistemleri nasıl oluyor da birbiriyle etkileşim halinde olabiliyor ?.. Herkes kendi hislerinden ibaret iken neden ve nasıl başkalarını hissedebiliyor?.. Ya senden başka herkes robot ise ?

Mevcut dünya matrix sistemine bağlanan herkes kendisinin her şart ve koşulda asla yanlış yapmayacağına güvenerek sisteme bağlanıyor ve kendinden çok emin.. Hırsızlık yapmayacak, Hakka girmeyecektir çünkü dünya fani .. “Bu kadar da aptal olamam herhalde” diye girilen bir sistem.. “Beni hiç bir şey kandıramaz ve asla nefsime uymam asla menfaatime kanmam” diyerek şek ve şüphe olmaksızın girilen bir macera… Dünyanın sahte ve geçici zevklerine asla kanmam ki neden kanayım orda evet bazı duygular hazlar olacak beynimdeki kimyasallar beni baştan çıkaracak… Lakin ben dünyanın gerçeğini biliyorum baştan bana her şey unutturulacak olsa bile hafızam silinmiş olsa da, ben bu durumu illa ki çözerim anlarım asla yalana hırsızlığa zorbalığa bulaşmam kendime sonsuz güveniyorum denerek girişilen bir macera . Geçici zevkler için basit dünyalıklar için gereksiz işler yapmam denerek başlıyor herkes bu dünya yaşamına … Tamamen randomsal bir dağılımla başlarına gelecek olan yaşamı hiç bilmeden tamamen şans eseri heyecanla maceraya atılıyor .. Şöyle düşünün ; Diyelim ki sizi şu an yaşadığınız dünyadan başka dünyaya ve başka yaşama ışınladılar… Peki o ışınlandığınız içine girdiğiniz yaşamın işi mesleği stresleri ailesi sizin için hiç önemli olur muydu ? Bence hiç ama hiç önemsemezdiniz bile Çünkü o siz değildiniz. Peki ya şimdi? Şimdi siz siz misiniz? Şimdi bu vücutta bu algıda bu duyguda olan siz gerçek siz mi ? Buna nasıl emin oluyor neye göre karar veriyorsunuz? Şimdi yaşadığınız kaygı ve stressler aslında hiç ama hiç bi şekilde gerçek siz için önemli olmazdı E peki nedir dert ? … Kahramanımız simulasyonun içindeki birine bunun simulasyon olduğunu nasıl anladın diye soruyor Adam diyor ki arabamı sürdüm sınırların ötesine ve orda sadece boşluk vardı .. Kahramanımız kendisi de yapıyor bunu ve kendisinin de başkasının simulasyonunda hapis olduğunu anlıyor .. Peki biz bu dünyanın aslında bir matrix olup olmadığını nasıl anlayabiliriz? Bunu halen anlamadık mı ? Bu dünya bir matrix sistemi ve bunun için tek bir delil bile yeterli .. O da ; Hiç bir şey kalıcı değil ve her şey geçici .. Tek gerçek var vicdan ve adalet… Belki de kendinizi binbir güçlük içinde test ettiğiniz bir oyundasınız ve kendinizi gerçek siz izliyorsunuz. Öyle değil mi zaten ?

Siz şu an çocukluğunuzu gençliğinizi anılarınızda izlemiyor girdiğiniz rollerdeki gerçek sizi yargılamıyor musunuz ? Belki de kendıme bi de şu zorluğu çıkarayım. Bi de pandemi patlatayım. Bi de deprem olsun işten de kovulayım eşimden de boşanayım.. Hatta faturaları dahi ödeyemeyeyim bakalım naapıcam savrulucam mı yoksa dik mi durcam diye diye iyice şartları zorluyorsunuzdur belki de!…

Evet beyninizden yanık kokuları geliyor farkındayım. Düşünmek lazım bunları. Sorgulamak lazım. Ve filme devam edelim bire bir olarak matrix filmlerine ilham veren o kadar çok sahne var ki Mesela kahve sahnesi .. Gerçek kahve ne renktir diyor belki de sarıdır bunu kahve rengi diye bize gerçek diye kim sundu ? Beynimiz.. diyor. Matrix filminde genç çocuk mısır gereğinin tadı nasıldır nasıl anlamış ve o tadı vermişler diye sorduğu sahne vardı yukarıda yazdım resimli olan 1973 yılında sanırım o dönemki konjonktürde aptalca gelmiş olmalı ki film 2000 lı yıllara kadar hiç yokmuş çekilmemiş gibi davranıldı. Fakat Matrix ve 13. Kat filmleriyle yeniden keşfedildi.. Tarkowski nin Solaris i kadar derin bir film.. Ve dönemine göre ondan çok daha tempolu.. Yiyecekler biz onları yiyelim ve hayatta kalalım ölmeyelim diye mi lezzetlendirildi yoksa onların doğal lezzeti böyle miydi? Ya da başka şekilde sorarsak biz onları yememiz için onlarda lezzet olduğunu kendimiz beynimizde tasarlayıp haz hormonlarını salgılamayı mı öğrendik bebekken? Peki bu gerçeklik sorgulamaları insanı şizofren mi yapar yoksa gerçeklere mi uyandırır.. Nihilistik felsefe ve niçhe nin ölen atın başında aklını kaybetmesi gibi bi sonuç mu verir yoksa zaten kendini tiyatroda izleyecek olmanın şevkiyle daha da çok çalışmaya mı iter Bence 2. si Sizce?

Şimdi sorununuz olmayan şeyler için 3 /5 vakit sonrasında vay canına neydi o öyle neler okumuştum ben meğerse nerdeydi onlar denebilecek bir süreçtir bu .. Öncelikler ihtiyaçlar. Baba benim karnım aç dostum sen bana ne anlatıyorsun böyle der gibisiniz İnsanın en önemli gündemi her daim, matrix hayatından çıkmak ve gerçeği görmek olmalıdır. Yani ölmeden evvel ölmek. İnsan bazen hatta genelde en büyük ihtiyacının önüne kadar gelmesini hiç önemsemez. Yunus Emre himmet yerine buğdayı seçmişti. Ama esas himmet önemliydi. İnsan ise günlük koşuşturma arasında karşısına çıkan elmasların farkında olamıyor bazen.. Bu film o dönemdeki pek çok benzeri filmler gibi çok saçma ve imkansız gelmişti.. Ve maalesef bu tarz senaryoların devamı gelmedi Lakin They Live filmindeki gibi insanı şoke eden bu filmler insana insan olduğunu hatırlatıyordu Cehalet mutluluktur. İhanet işte bu kadar kolaydır.. matrix insanı hazlarından avlar. Meşhur biftek sahnesi, dev tavşan ve gergedanlar vs vs çoğunu farklı zamanlarda detaylarıyla işledik.. Kahine gelelim. O vazonun kırılacağını bilen kahin o vazoyu oraya kırılmasi için koymuştu

Cennetteki yasak elmanın yenileceginin bilindiği halde oraya yenmesi için konması gibi.. Acaba kaç milyon sene geçmişti o meşhur elmanın yenmesi için? Acaba kaç milyon sene daha geçecekti o elma yenene kadar? O vazonun kırılmaktan başka gayesi vardı ama O yasak elmanın başka bi yaradılış gayesi yoktu. Bir replik daha vardı onu da biraz eklemelerle koyalım müsaadenizle Ruhun var mı ? Bir programcının dizayn ettiği bir labaratuarda sıradan bir çip olmadığına emin misin? Aklın özgür olmadan sana öğretilen dayatılan ezberletilen dogmalara nasıl emin olabiliyorsun?
“Yaşamıyorum. Aylardır bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum.. Hayatim boyunca yaşamadım bekledim Çünkü bu gerçek değildi” -Andrey Tarkovski, Zaman Zaman İçinde isimli günlükler kitabından 1970/1986 Şimdi Tarkovskiyi daha iyi anlayabiliriz.. O matrixteki Neo idi aslında..

Günümüzde farklılıklar ve kutuplar törpulenerek tornadan geçmiş gibi tek tip bir toplum ve insan yapısının sebebi de simülakralar ile birlikte gerçekliğin tanımlanamaz hale gelmesidir. Batı dünyası kendi yarattıkları algısal göreceli gerçekliğin ayarlarını artık tutturamamakta ve kendisini de aşan bir sistem canavarına mahkum olacakları bir süreçte bir simülasyon evreninde yaşamaya mahkum kalmaktadır. Farklılıklara toplum tahammül edemiyor çünkü topluma kendilerini gerçek olduğunu düşünecekleri kutsal imgeler gerekiyor. Tek gerçek ve tek dünya, yeni dünya düzeni denilen garabet sistem ; TV, internet ve çeşitli iletişim araçları ile yayılarak, gerçek ile olan iletişim bağlarını koparmıştır. . Bir ayakkabı bile denenmeden internet üzerinden alınabiliyor artık… Giderek artırılan sanal gerçeklik üzerine kurulu bir tüketim toplumuna dönüşen dünya. insanların bedensek olarak yüz yüze gelmediği bir dünya, ve bu gerçekliğin simülakrlası olan görüntüler üzerinden kurulu yeni dünya düzeni. Gerçeği anlamak için zıddı bilmeliyiz.. Zıbarın ortadan kaldırıldığı farklı renklerin yok edildiği bir dünyada gerçek te elbette kaybolacaktır .. Tek tip bir dünyada hayal kurmak mümkün değildir.. Hayal olmadan dıygunolmaz his olmaz insan olmaz.. İnsanlık zamanla insan olmaktan koparılıyor.. Gerçeklik kendini KEHF gibi saklar ve görünmez olur ve insanlar bunu farkedemez. Sahteler kopyalar ve simülakrlar sebebiyle her şeyin gerçek gibi algılanması gerçeğin bayağıkalması ve değerinin düşmesi getirecek kimseler gerçeği merak etmeyecek kendisine sunulan her şeyi gerçek gibi kabul edecektir istenen tam olarak budur… Resimde müzikte bakın dikkat edin detone olmak yok eksik nota yok resimlerde hata yok perspektif muhteşem çünkü % 0 hata ile akıllı zeka yapıyor her şeyi artık Bu kusursuzluk algısı ile sanat bayağılaşmakta ve özgün yapısını da kaybetmektedir Her ip ucu bize insanın genetik olarak sentetik hale getirildiğini gösteriyor. Böylelikle insan tümüyle gözetim ve kontrol altına alınarak noksan ksıurlarından münezzeh bir hale getirilecektir… Ama ya insan tarafı? Vicdanı merhameti? Bir robota dönüşen insandan gözyaşı da akacak mi?

Sanal gerçeklik öyle bir hale geldi ki oyunlar ve sosyal medya gerçek hayatın önüne geçti .. Hatta bedenler ölse bile bulutta yaşayan zihin yeni bedene geçebilecek.. Elon Musk bu konuda 2022 de ölüm sonrası yeni beden ve ya başka durumlar için zihnini buluta yüklediğini söyledi. Zihnimizde bulunan hayallerimiz, sırlarımız,anılarımız bedenin ölümünden sonra bir sanal gerçeklik ortamına aktarılarak ölümsüz hayatı bulmuş olacak. Yapay et yapay besin yapay dünya yapay ilişkiler yapay insan yapay gündemler, Bu postmodern dünyada insanlar artık taklit medya ve yapay gündemlerle kuşatıldı ki gerçeğe ulaşma ihtimalleri neredeyse kalmadı… Artık gerçek kurhudan ibaretrie belgeselletçr yoktur Truman show gerçek olmuştur Simülacra gerçeğin taklit yoluyla çoğaltılması demektir… Lakin burada, grröek nedir onu detaylıca çalışmak gerekir ki bunu uun uzun yazmıştım eskilerde .. Bakınız Tesla Muhiddin Bu yeni postmıdern hiperçerçeklikte bir insan aynı anda aynı hareketle kahraman ya da hain olabilir . İnsan bilgiye ve gerçeğe artık ulaşması çok zordur. Diyalektik bir iletişim sadece reyting için kullanılan bir sömürüdür artık.. Gerçeğe ve doğruya ulaşmak için değil reyting için kullanılır..

Kapitalizm, Sosyalizm, Komünizm, Liberalizm gibi sistemlerin yerini tamamen hızla şekil değiştirebilen Makyevalizm almıştır.. Her şeyi maddeye çeviren spirituel konuları bile ölçebilen bir sistem gerçeği 50 kez manuple edebilir elbette.. Burda gerçeği hem gizler hem simule eder kopyasını oluşturur. . Profilde yazdığım gerçek apaçık ortadadır sözü işte bu yüzden önemlidir…. Böylesine bir makyevalist sistem elbette Tanrı kutsal ve din kavramını da manuple edecektir. Tanrı’yı ve dinleri simüle ederek onun yerini kolaylıkla simulacrac koyabilirler. Bu konuda Star Trek bölümlerinden birinde ölüm vakti gelmiş kült liderin hasta bedeninin nasıl sömürüldüğü anlatılmıştı ve analiz etmiştim. Simülakrlar sayesinde Tanrı ve din peygamberler inancı toplumda kursiyet kazanır tartışılamaz.. Yaradandan daha çok kralcı olur ve göndereninden daha gerçek daha tanrısal mit bir hal alır. Ve insan daha ötesine geçemez araştıramaz soruşturamaz perdenin ardındaki gerçeğe uzanamaz günahtır.. Borges masalı bu durumu çok güzel anlatır; Umberto Eco’nun Somon Balığıyla Yolculuk adlı kitabında yer alan ve Suárez Miranda’ya ait 1658 tarihli bir hikayeyi, Jorge Luis Borges tarafından alıntılanan şekilde aktarıyor. Bir İmparatorlukta haritacılık sanatı öyle ilerler ki çizilen haritalar, kentleri, eyaletleri kaplayan büyüklüklere ulaşır. Zamanla ne kadar geniş olurlarsa olsunlar bütün haritalar yetersiz kalır. Ve Haritacılar Loncası, İmparatorluğa tamı tamına denk düşen bir harita çizmiş. İmparatorluğun üstüne örtülen 1’e 1 ölçeğindeki bu harita, ilgisizlik yüzünden çürümüş, lime lime olmuş. Hala sağda solda bu haritanın parçalarına rastlanırmış. Böyle bir haritayı çizmek gerçekte imkansız iken, bu haritanın varlığı, İmparatorluk için bir paradoks yaratacaktır. Harita, arazinin üzerine bire bir örtüldüğünde insanlar haritada yaşamak zorunda kalacaklardır. Harita, arazideki değişimleri gösteremeyeceğinden gerçeğe uygun olmayan varsayımlara neden olabilecektir. Haritaya bakanlar, haritanın gösterdiği kadarını gerçek kabul edecek gerçek coğrafyayı gözden kaçıracak ve haritanın temsil ettiği şeyle ilişkisi giderek azalacaktır. İnsanlar artık İmparatorluğun kentlerinde değil, haritada yaşar. Haritayı yere sermeyip kazıklarla havada asılı tutsalar, bu kez de haritayı okuyamadıkları gibi, haritanın örtüsü altında bütünüyle değişen ekolojik koşullarda yaşayacaklardır ki harita yine temsil etmesi gereken gerçeklikten bambaşka olur. Haritanın serilip katlanılması ile ilgili sorunlar extra. Böylece İmparatorluk kopyası çıkarılamaz bir hale gelecek ve dolayıysa kendi kendine görünmez olacaktır. Temsil ettiği gerçekliğin ardına saklanarak kendisini örten, gerçekliği kendine atfeden, bu temsili dayatan her söz, gerçekliği yutan harita gibidir. Yani sahteler asıllarını zamanla yutar. Aşırılığıyla örter, gizler, yok eder. Özgün ve özgür olmayan söz gerçeğin bozulmasına ve kaçmasına sebep olur. Çökmeye başlayan imparatorlukla birlikte lime lime olmuş bu harita parçalarıyla çölde karşılaşan insanlar sonuçta bu harap olmuş soyut metafizik güzelliğin, imparatorluğun şanına yakışan bir görünüme sahip olduğu ve eskidikçe gerçeğiyle birbirine karıştırılan sahtesi gibi çürüdükçe özüne yani toprağa dönüştüğünü görmektedir. Onların yerine yıkık ve harabe kalıntılar vardır. İşte böyle şimdi de Video oyunuyla evlenenler aşık olanlar hatta Pixel filminde gerçeğe dönüşen oyun karakteriyle kahramanımız fılmın sonunda evleniyordu.. Yani dostlar bir Truman Show’un içindeyiz.. kameracı beni çek gözlerimi çek sakallarımı çek çek kameracı yıkık virane dünyada bi beni çek

Gerçeğin evreninde, simulacralardan oluşan ve gerçek olmayan, gerçek olması da mümkün olmayan Dubai çikolatalarından, popüler imgelemlerden oluşan bir dünyanın içerisine hapsedilen toplum gerçekliğe dair olan herşeyi imajına göre şeklen ve madden tanımlayacaktır.. Gerçek ile kopya arasında bir fark kalmaz ayırt edilemez ve gerçek te ortada yoktur artık zaten. TV izlerken insan korku sahnesiyle orda kendini kodlar eğlenceyse eğlenir. Bakın buraya dikkat ediniz ki insan kendi gerçekte olmadığı halde bir Dubai çıkolatasıyla kendisinin dünyanın en güzel mekanlarında olduğunu hayal edebilir ve gerçeğin yerine Dubai’ yi koyabilir. Ki Dubaide çıkolata ve Antep fıstığının yetişmediğini herkes iyi bildiği halde herkes Kral çıplak masalındaki gibi kralın çok güzel elbiseleri var der… Artık üretim değil tüketim dünyasındayken Dubaide çıkolata veya Antep fıstığının yetişip yetişmediği hiç önemli değildir sorgulanmaz ve tüketimin temelinde Maslov bireysel ihtiyaçların karşılanması değil, tüketilen ürünlerin taşıdığı toplum nezdindeki karizmatik değerler aracılığıyla toplumsal statünün belirlenmesi yasası vardır.. Bodrum ya da Çeşmede lüx bir mekandan bir selfi tüm sosyal statuyı değiştirebilir mesela

Matrixin giriş şarkısını da koymazsak olmaz. Massive attack; https://m.youtube.com/watch?v=GAiceRuLX1I&pp=ygUOZGlzc29sdmVkIGdpcmw%3D… “Utanç, ne büyük utanç Sanırım kendimi tekrar kaybediyorum Gün, dün Gerçekten gitmem gerek ama kalıyorum Söyle, adımı söyle Acıyı dindirmek için biraz sevgiye ihtiyacım var. Geldiğinde hatırlaması kolay çünkü buradaydım gibi evet buradaydım Sen kurtarıcım değilsin Ama hala gitmiyorum Daha önce yaptığım birşey gibi Taklidini yapabilirdim Ama hala daha fazla istiyorum Soldu, solduruldu Tutku her nasılsa abartıldı Söyle, adımı söyle kimim diye..” İşte bu imgeler aracılığıyla hem psikolojik tatmin sağlanır hem de toplumsal statu kazanılmış olunur.. Üretim kültürü böylece erozyona uğrarken toplumda bütünüyle tüketim toplumuna hizmet eden bir olguya dönülen makyevalist sistem insnaın acıkan ruhunu sürekli uyutup uyuşturarak görmezden gelmesini sağlamaktadır.. İnsanlar hem kendileriyle hem de toplum içindeki iletişimlerini cinnetler noktasında kaybetmekte trafikte en ufak temasta bile kavga dövüş hatta cinayete varan sürtüşmeler yaşanmaktadır. Çünkü insanların gerçeklikle yaşamla olan bağları koparıldı her şey bilgisayar oyunu gibi sanal dünya gibi ölüm kalıma dönüştürüldü gerginlik büyük reyting getiriyor ve popüler kılındı.. İnsanlar kurgusal bir dünyada artık sadece tüketerek hayatta kalacaklarını zannedip, Decartes’ in “Düşünüyorum o halde varım” sözünü “Tüketiyorum o halde varım” sözüyle değiştirmiş bulunmaktadırlar. Evet dostlar İç içe matruskalardan oluşan bir bilgisel oldu. Bilgiler zor gelirse eğer,; bir kaç okuma ile zamanla oturacaktır. Bilgiseldeki filmleri de izlemenizi öneririm Ayrıca Star Trek Kara Kedi bölümü de 2 kuklanın bir dünya kurmasını yani tamamen simulacrayı anlatıyor onu da atlamayayım

Yunus Emre bu simülasyonu görmüş, aldanmamış ve demiş ki ; Cennet Cennet dedikleri Bir kaç köşkle 3/5 huri. İsteyene ver onları Bana seni gerek seni.. Simulacra ve simülasyon ile ilgili kendi sorduğum soruya da soruya cevap vereyim ki, Bu konu belki de en önemli yerlerden birisi. Hiç kimse gidip görmediği halde cennet cehennem ve ahiret yurduna insanların neredeyse tamamı nasıl bu denli inandı?Cennet ve cehenenemi hiç gitmediği görmediği halde milyarlarca insanın inanmasının sebebi matrixteki dinsel yazılımların full popüler olması sebebiyledir. Aşırı popüler olunca simulacra simulasyon ve devamıyla Cennet ve cehennem inancı bu simulacra için bir metronom ayarı oldu.. Bir balans tı.. Cennet ve cehennem inancı bu insanın düşüncesi yoluyla bulduğu lakin sisteme sonradan sömürü amaçlı sokulmuş bir referans haline geldi. Evet geldiğimiz yere geri dönelim cennete geri dönelim Tamam peki ama orası neresi kim ordan geldi? Gören var mi? Bu bilgisel ile ilgili son bi şey daha .. Tüm konularin sansürsüzce konuşulup zihnin serbest bırakılmasına yanayım akıl tamamen özgür olmalı ve hiç bir fikir yargılanmamalı bence. Nihilizmi elestirmedim ya da savunmadım .. Faşizm, Ve linç kültürü insanlara yakışmaz sürüngenlere ait bir huydur derim hep vesselam

“Bitir be baba sal bizi artık” dediğiniz duyar gibiyim
Şimdilik, aklıma gelen hemen her şeyi yazdım.. Bence çoook güzel oldu.. Epey eksikleri olsa da bu imkanlarla anca bu kadar. İçime sindi sayılır. Okuyan, katkıda bulunan herkese teşekkürler. Selamlar İyi akşamlar
Nihilizm, Latince “hiç” anlamına gelen “nihil” kelimesinden türemiştir ve genellikle varlığın, değerlerin ve anlamın reddi olarak tanımlanır. Felsefi bir akım olarak nihilizm, özellikle 19. yüzyılda etkili olmuş ve farklı şekillerde tanımlanmıştır. Temel olarak şu noktalarda toplanır:
1. Varlığın ve Değerlerin Anlamsızlığı
- Nihilizm, genelde evrensel bir anlam veya amacın olmadığını, tüm değerlerin, inançların ve anlamların temelsiz olduğunu öne sürer.
- Ahlaki nihilizm, ahlaki değerlerin öznel olduğunu ve hiçbir objektif doğruluğu olmadığını savunur. Dolayısıyla “iyi” ya da “kötü” gibi kavramların göreceli olduğunu ileri sürer.
2. Felsefi Nihilizm
- Felsefi nihilistler, varoluşun anlamsızlığını, tüm hakikatlerin geçici ve göreceli olduğunu savunur.
- Bu görüş, genellikle mutlak değerlerin veya gerçekliklerin olmadığını, insanların kabul ettiği normların ve otoritelerin temelsiz olduğunu öne sürer.
3. Siyasi Nihilizm
-
- yüzyılda Rusya’da etkili olan siyasi nihilizm, toplumsal ve siyasi düzenin tamamen yıkılması gerektiğini savunan radikal bir hareketti. Bu hareket, devlet otoritesini, dini inançları ve geleneksel toplumsal yapıları reddetmiştir.
- Siyasi nihilistler, mevcut düzenin hiçbir şekilde meşruiyet taşımadığına ve köklü bir değişim gerektiğine inanmışlardır.
4. Nietzsche ve Nihilizm
- Nihilizmin en tanınmış eleştirmenlerinden biri Alman filozof Friedrich Nietzsche‘dir. Nietzsche, nihilizmi, Batı medeniyetinin geleneksel değerlerini (örneğin, Hristiyanlık, metafizik) kaybetmesiyle gelen bir kriz olarak tanımlamıştır.
- Nietzsche’ye göre, Tanrı’nın “ölmesi” (yani Tanrı’ya olan inancın kaybolması) bir boşluk yaratmış, bu boşluğun nihilizmi doğurduğunu söylemiştir. Bu bağlamda nihilizmi hem bir kriz hem de potansiyel olarak yeni değerlerin yaratılması için bir fırsat olarak görmüştür.
5. Varoluşçu Nihilizm
- Varoluşçu nihilizm, insan yaşamının tamamen anlamsız, önemsiz ve rastlantısal olduğunu iddia eder. Bu görüş, hayatın kendisinde bir anlam olmadığını, bireylerin kendi anlamlarını yaratmaları gerektiğini savunan varoluşçu düşüncelerle bağlantılıdır.
Özetle:
Nihilizm, otoriteyi, normları, değerleri ve anlamı reddeden bir yaklaşımdır. Felsefi, ahlaki ve toplumsal boyutlarıyla geniş bir yelpazede ele alınabilir ve genellikle modern toplumların karşılaştığı “değersizlik” ve “anlamsızlık” krizleriyle ilişkilendirilir. Bu akım, yıkıcı ve karamsar bir perspektif sunmakla birlikte, yeni değerlerin yaratılması için bir fırsat olarak da değerlendirilebilir.