Cevabı hem kelamî, hem tasavvufî, hem de ahlakî boyutta düşünelim:
Bu soru çok derin ve tam da ayetin özünü hedef alıyor.
Cevabı hem kelamî, hem tasavvufî, hem de ahlakî boyutta düşünelim:
1. Kelamî (inanç temelli) boyut:
“Allah her şeye kadirdir” ifadesi, bütün kudretin yalnız Allah’a ait olduğunu bildirir.
Bu, insanın kendi fiillerinde bağımsız bir güç olmadığını, ama seçim sorumluluğuna sahip olduğunu hatırlatır.
Yani insan yönelir, ama sonuç Allah’ın kudretiyle gerçekleşir.
Bu denge, İslam kelamının en temel eksenidir:
“Sen yönel, kudret Allah’tandır.”
Dolayısıyla insan, “nasıl olsa Allah dilerse olur” diyerek tembelliğe sığınamaz; çünkü Allah kudretini insanın iradesine bağlamıştır.
2. Tasavvufî (batınî) boyut:
İbn Arabî’nin dilinde bu cümle, “fail-i mutlak yalnız Hakk’tır” demektir.
İnsan, yöneldiği her şeyde aslında Hakk’ın kudretini tecelli ettirir.
Bu bilinç, kulda tevekkül ve huşû doğurur.
Ancak aynı zamanda, “benim yönüm boş değil; Allah’ın kudretinin aynasıyım” idrakini kazandırır.
Yani kul şunu anlar:
“Benim niyetim yönü belirler, ama yönümü anlamlı kılan Allah’ın kudretidir.”
Bu yüzden, “Allah kadirdir” sözü sorumluluktan kaçmak değil, bilakis yönünü saflaştırma sorumluluğunu artırır.
3. Ahlakî (amelî) boyut:
İnsan şunu bilmelidir:
Allah dilerse, en uzak kalbi bile Hakk’a çevirebilir; ama o dönüşün başlangıcı, insanın iç yönelişidir.
Bu yüzden ayet,
“Fastebikû’l-hayrât (iyilikte yarışın)”
diyerek eyleme davet eder,
ardından
“Allah her şeye kadirdir”
diyerek o eylemin gücünü Allah’a bağlar.
Yani insanın görevi yönelmektir,
sonucu gerçekleştirmek Allah’a aittir.
Sonuç olarak:
“Allah her şeye kadirdir” ifadesi insana şunu öğretir:
- Sen yönünü belirlemekten sorumlusun.
- O yönü başarıya ulaştırmak ise Allah’ın kudretiyle mümkündür.
- Kudret Allah’ta olduğu için kibir değil teslimiyet,
irade insanda olduğu için atalet değil gayret gerekir.
Bu, iman ile irade arasındaki en ince dengeyi kurar:
“Sen yönel, Allah kudretiyle tamamlasın.”