“Lâ mevsûfe illâllah” ifadesi Arapça bir terkiptir ve tasavvufî metinlerde sıkça karşımıza çıkar. Kısa ama çok derin bir cümledir.
Anlamı şudur:
“Allah’tan başka (hakikatte) sıfatlanan yoktur.”
Ya da biraz daha açarsak:
“Gerçek anlamda sıfat sahibi olan yalnızca Allah’tır.”
Buradaki kelimeleri tek tek ele alalım.
Lâ
Yoktur, değildir.
Mevsûf
Sıfatlanan, nitelik sahibi olan; kendisine sıfat isnat edilen varlık.
İllâllah
Ancak Allah.
Yani cümle, zahirde “her şey sıfat sahibidir” gibi görünse de, hakikatte sıfatların asıl kaynağının ve gerçek sahibinin yalnızca Allah olduğunu söyler.
Tasavvufî mânâsı burada başlar.
Biz “insan bilendir”, “ateş yakıcıdır”, “su temizleyicidir” deriz. Ama bu bilme, yakma, temizleme fiilleri ve sıfatları zatlarından değildir. Bunlar, Allah’ın Alîm, Muhyî, Müessir gibi isim ve sıfatlarının mahlûkatta zuhur etmiş gölgeleridir.
Bu yüzden sûfîler şunu söyler:
Kulda görünen ilim, kudret, irade… hakikatte kulun değildir.
Kul sadece mahaldir, aynadır.
Bu söz, sıfatların tevhidi mertebesine işaret eder.
Yani:
Ef‘âl tevhidi:
“Yapan gerçekte Allah’tır.”
Sıfat tevhidi:
“Vasıflanan gerçekte Allah’tır.”
Bir adım daha ileri gidilirse (ki orası söylenmekten çok yaşanır):
Zât tevhidinde artık ne sıfat kalır ne nispet; sadece “Hû” kalır.
Özetle, “Lâ mevsûfe illâllah” demek:
Her görünen sıfat O’ndandır, O’nunladır ve yine O’na döner.
Kulda görünen bir emanet, Hakk’ta ise hakikattir.
Bu söz, dili değil hâli terbiye eder. İnsanı kibirden indirir, edebe yükseltir.