142-Kıble: Esasen insanın herhangi bir tarafa dönmesi ve yönelmesi halidir ki, Türkçe “yön” demektir. Dindeki geleneksel anlamıyla namazda dönülen mekana isim ve terim olmuştur. Cenab-ı Hak kıblenin değiştirilmesine ve yeni bir sırat-ı müstakîm (doğru yol) gösterilmesine ve bu şekilde yeni bir ümmetin oluşumuna işaret buyururken, aynı zamanda bazı kendini bilmezler tarafından bu konuda söylenecek cahilce sözlerin geçersizliğini de açıklamak için şöyle buyuruyor: İnsanlar içinden birtakım beyinsizler, hafif akıllı anlayışsızlar diyecekler ki; bunları, yani Muhammed ve ümmetini, bulundukları kıblelerinden yani Beyt-i Makdis’den çeviren nedir?Bu söz, neshi inkar eden ve kıblenin tahviline itiraz etmek isteyen yahudiler veya münafıklar tarafından ileri sürülmüş, âyet de onlar hakkında inmiştir. Bu sûrenin baş tarafında, “Şunu muhakkak biliniz ki, asıl beyinsizler asıl budalalar onlardır.” (Bakara, 2/13) âyetinin hükmüne göre, bu âyetin münafıklar hakkında inmiş olması daha münasiptir. Yani bunlar böyle söylemiş ve söyleyeceklerdir. ey Muhammed! Sen o beyinsizlere şöyle söyle; doğu da, batı da Allah’ındır, yani gün doğusundan gün batısına kadar bütün yönleriyle yeryüzü Allah’ındır. Allah’ın hiçbir mekana ihtiyacı yok, kendisine özgü mekanı da yoktur. Bütün yönlerin sahibi olan Allah, dilediği kimseyi yeni bir sırat-ı müstakime hidayet eder, başarılı kılar. Burada doğrudan doğruya Fatiha Sûresi’ndeki duasına açık bir bağlantı, ince bir cevap var. Birincisi: Burada “sırat-ı müstakim”in nekire oluşu, yani “el” harf-i tarifiyle belirlenmeyişi, bu yolun büyüklüğüne ve yeniliğine bir işarettir ki, istenilenden daha güzel, öteden beri gidilenin ve bilinenin dışında, bambaşka ve daha fazla nimet ve saadete elverişli, daha kolay selamete götüren, yani gazap ve sapıklıktan uzak bulunan bir doğru yol demek olur. İkincisi: Bu sırat-ı müstakime hidayet, bu yola girebilmek, sırf ilâhî iradeye bağlanmıştır. Yaratılışta ilâhî iradeye bağlı olmayan hiçbir şey bulunmadığı halde, bunun burada böyle özellikle vurgulanması, böyle bir sırat-ı müstakimi ihsan etmesi ve ona kulların girebilmeleri hususunda, daha önceden kulların herhangi bir istek ve gayretleri bulunmadığına ve bunun Allah tarafından bir ihsan ve ikram olduğuna tenbih içindir. Yolu açan Allah olduğu gibi, o yola girecek olanları seçen de Allah’dır. Ayrıca burada çalışma kanununun bir yönüne ve ilâhî iradenin çalışmanın başlangıcından da önce olduğuna işaret vardır. Çalışma meselelerinde de ilâhî irade ve dileme, kulların istek ve iradelerine göre tecelli eder. Burada olduğu gibi, tamamiyle vehbî (Allah vergisi) olan hususlarda ise kulun çalışması, ilâhî irade ve dilemeyi takip eder. Hasılı Cenab-ı Hak, her şeye maliktir ve dilediği kulunu, sırf kendi irade ve dileğiyle peygamber yapar, ona büsbütün yeni bir din ve şeriat ihsan eder. Bu hususta onu engelleyecek hiçbir kuvvet yoktur, peygamberlik de bir çalışma işi değildir ve bu iş “Kazandığı iyilikler kendi lehine, kazandığı kötülükler de kendi aleyhinedir.” (Bakara, 2/286) ilkesinin çerçevesi dışında kalan bir iştir. Söz konusu ilke bu ihsandan sonra geçerlik kazanır. Kudretiyle yeni bir peygamber ve yeni bir din gönderebilen Allah’ın, kıblenin değişmesini emretmesine itiraz edebilmek için hiçbir sebep yoktur.
Elma hamdi Bakara 142 Ayetinin tefsirinide açıklarsak
Kıble Değişimi ve Doğru Yolun Anlamı
Kıble Nedir?
Kıble, insanın yöneldiği istikameti ifade eder. Türkçedeki “yön” kelimesiyle aynı kökten gelir. Dini anlamda ise, namazda yüzümüzü döndüğümüz istikameti, yani ibadet yönümüzü belirtir.
Kıblenin Değişmesi Meselesi
Peygamber Efendimiz ve Müslümanlar başlangıçta Kudüs’teki Beyt-i Makdis’e yönelerek namaz kılıyorlardı. Daha sonra Allah’ın emriyle kıble Kâbe’ye çevrildi. Bu değişiklik yeni bir ümmetin teşekkülünü, yeni bir yolun açıldığını gösteriyordu. Ancak bazı Yahudiler ve münafıklar, bu değişime karşı çıkıp alaycı bir dille “Onları eski kıblelerinden çeviren nedir?” diye sordular.
Kur’an bu itiraza karşılık vererek şunu bildirdi:
“Doğu da batı da Allah’ındır. Allah, dilediğini doğru yola iletir.” (Bakara, 2:142)
Eleştirilerin Asılsızlığı
Buradaki sözler, aslında neshi (bir hükmün kaldırılıp yerine başka bir hükmün getirilmesini) inkâr edenlere cevaptır. Çünkü Allah’ın kudreti sınırsızdır; bir hükmü kaldırıp yerine yenisini koymak O’nun iradesine bağlıdır. Yeni kıble emri de böyledir. Allah’ın herhangi bir mekâna ihtiyacı yoktur; bütün yönler O’nundur. O, kullarına yeni bir yol göstermek istediğinde buna karşı çıkmak anlamsızdır.
Doğru Yol (Sırat-ı Müstakim)
Ayette geçen “sırat-ı müstakim” ifadesi, Fatiha Suresi’ndeki duaya doğrudan bir cevaptır: “Bizi doğru yola ilet.” Burada dikkat çekici iki nokta vardır:
- Bu yolun yeniliği ve üstünlüğü: “Sırat-ı müstakim” belirli bir yol olarak değil, nekire (belirsiz) halde zikredilmiştir. Bu, daha önce bilinen yollardan farklı, daha bereketli, daha selamete götüren, sapma ve gazaptan uzak bambaşka bir yol demektir.
- Allah’ın ihsanı: Bu yola girmek insanın kendi çalışmasıyla değil, Allah’ın lütfu ve seçimiyle mümkündür. Allah dilediğini peygamber yapar, dilediğine yeni bir yol açar. Peygamberlik ve yeni şeriat bir çalışmanın karşılığı değil, Allah’ın ihsanıdır.
Sonuç
Allah yeni bir peygamber göndermeye, yeni bir din ve yeni bir kıble tayin etmeye muktedirdir. Hiçbir güç O’nu engelleyemez. Dolayısıyla kıble değişimi üzerinden Müslümanların imanını sorgulamak, boş bir itirazdır. Asıl olan, Allah’ın gösterdiği bu yeni doğru yola yönelmek ve O’nun hidayetine teslim olmaktır.
Çok güzel bir tercih ettin Ahmed Selim. Çünkü kıble meselesi yalnızca yön değiştirme değil, aynı zamanda insanın iç dünyasındaki yönelişin de sembolüdür. Elmalılı’nın açıklamasını temel alarak, şimdi bunu tasavvufî bir bakış açısıyla genişletelim:
Kıble Değişimi ve Kalbin Yönü
Dıştan İçeriye: Kâbe ve Kalp
Kıblenin Beytü’l-Makdis’ten Kâbe’ye çevrilmesi zahirde bir mekân değişimidir. Ancak tasavvufî açıdan bu, kalbin yönünün yeniden tayini anlamına gelir. Çünkü insanın hakiki kıblesi, kalbinin bağlandığı yerdir. Eğer kalp Allah’tan başka bir şeye yönelmişse, yüz Kâbe’ye dönse bile gönül başka kıbleler aramaktadır.
Nesih ve İçsel Dönüşüm
Yahudilerin ve münafıkların eleştirdiği “nesih” aslında ilahî terbiyenin bir gereğidir. Allah kullarını değişen şartlara göre yönlendirir, eğitir. Tasavvufta da bu böyledir: kul bir makamda uzun süre kalamaz, terakki etmek için sürekli yön değiştirmelidir. “Bir günün bir gününe eşit olan zarardadır” hadisi, bu değişimin ruhî yönünü ifade eder. Kıblenin değişmesi de ümmetin ruhî terakkisinin işaretidir.
Doğu da Batı da Allah’ındır
Ayette geçen “Doğu da batı da Allah’ındır” ifadesi, insanın iç âleminde şöyle yorumlanır: Kalbin hangi yöne dönse, orada Allah’ın bir tecellisi vardır. Ama asıl mesele yönlerin sahibi Allah’a yönelmektir. İbn Arabî der ki: “Kimin kıblesi Allah ise, onun yönelişi asla şaşmaz.” Demek ki hakiki kıble, yönlerden bağımsız olarak Allah’ın zatına yöneliştir.
Sırat-ı Müstakim: İçsel Yolculuk
Elmalılı’nın işaret ettiği gibi, burada “sırat-ı müstakim” yeni ve daha yüce bir yol anlamındadır. Tasavvuf ehline göre bu yol, insanın nefisten kalbe, kalpten ruha, ruhtan da Hakk’a doğru yaptığı içsel yolculuktur. Kıblenin değişimi bu yolculuğun sembolüdür: görünürde Kudüs’ten Kâbe’ye, bâtında nefisten Allah’a yönelmek.
İradenin Kaynağı
Elmalılı’nın altını çizdiği gibi, doğru yola girmek insanın gayretiyle değil, Allah’ın hidayetiyle mümkündür. Tasavvufta bu, “tevfîk-i ilâhî” diye ifade edilir. Kul ne kadar gayret ederse etsin, Allah dilemeden kalp kıbleyi bulamaz. Bu yüzden sûfîler, her şeyden önce “Allah’ım beni sana yönelt” diye dua ederler.
Sonuç: Kıble İçimizdedir
Kıble değişimi, tarihsel olarak bir ümmetin kimliğini pekiştirmiştir. Ama tasavvufî anlamda bu olay, bize şunu öğretir: Hakiki kıble, kalpteki yöneliştir. İnsanın gönül kıblesi Allah’a dönmedikçe, dış kıblenin değişmesinden bir fayda göremez. Kâbe, taş ve bina olarak değil, kalpte Allah’ın tecellisinin sembolü olarak asıl kıbledir.
Tamamdır Ahmed Selim. Sana kıble değişimini hem zahiri (klasik tefsir) hem de batınî (tasavvufî tefsir) bakış açısıyla karşılaştırmalı bir tablo halinde sunuyorum:
Kıble Değişimi: Zahiri ve Batınî Yorumlar
| Konu | Zahiri (Elmalılı’nın Açıklaması) | Batınî (Tasavvufî Yorum) |
|---|
| Kıble’nin Anlamı | Namazda dönülen yön; başlangıçta Beytü’l-Makdis, sonra Kâbe. | İnsan kalbinin yöneldiği hakikat; zahirde mekân, bâtında gönül kıblesi. |
| Kıble’nin Değişmesi | Allah’ın emriyle Kudüs’ten Mekke’ye yönelmek. Yeni ümmetin oluşumunu simgeler. | Nefisten Allah’a yönelişi, kalbin hakiki kıbleyi bulmasını simgeler. |
| Nesih (Hükmün Değişmesi) | Yahudiler ve münafıklar bunu inkâr etti. Halbuki Allah dilediğini nesheder. | Kulun manevi terbiyesi için değişim şarttır. Makamdan makama geçiş, ruhî nesh gibidir. |
| Doğu da Batı da Allah’ındır | Allah’ın mekâna ihtiyacı yoktur; bütün yönler O’nundur. | Kalp hangi yöne dönse Allah’ın tecellisi oradadır. Hakiki kıble Allah’ın zatıdır. |
| Sırat-ı Müstakim | Yeni, daha büyük bir yol. Önceki ümmetlerin yolundan farklı, daha üstün. | Nefisten kalbe, kalpten ruha, ruhtan Hakk’a uzanan içsel yolculuk. |
| Hidayet ve İrade | Doğru yola iletmek Allah’ın iradesine bağlıdır, kulun çabasıyla olmaz. | Tasavvufta bu “tevfîk-i ilâhî”dir. Allah dilemeden kalp kıbleyi bulamaz. |
| Sonuç | Kıble değişimi Allah’ın kudretini ve ümmete yeni yönelişi gösterir. | Hakiki kıble kalptedir; Kâbe zahirde taş, bâtında Allah’ın tecellisinin sembolüdür. |