Diyanet Meali
https://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-meal-1/bakara-suresi-2/ayet-8/diyanet-isleri-baskanligi-meali-1
İnsanlardan, inanmadıkları halde, “Allah’a ve ahiret gününe inandık” diyenler de vardır. (8)
VE Diyanet Tefsiri
İnsanlardan, inanmadıkları halde, “Allah’a ve ahiret gününe inandık” diyenler de vardır. ﴾8﴿
Tefsir
Hak dine inananlarla bunu açıkça inkâr edenlerden sonra üçüncü bir inanç ve davranış grubu olarak münafıklara geçilmiştir. Münafık “gönülden inanmadığı halde Allah’ı, Peygamber’i ve onun bildirdiği diğer iman ilkelerini benimsediğini söyleyen, müslümanmış gibi görünen kimse” demektir. Bu grubun en belirgin özelliği ikiyüzlü oluşlarıdır; inanmadıkları halde inanır görünmeleri ve akıllarınca müminleri kandırmalarıdır. Açık inkârcılardan ve bilinen İslâm düşmanlarından, gizli olanlar daha tehlikeli oldukları ve bunların doğru yolu bulma ihtimalleri daha zayıf bulunduğu için kâfirlerin en aşağı tabakada olanları bunlardır. Münafıkların ebedî âlemdeki cezaları da diğer inkârcılardan daha ağır olacaktır (Nisâ 4/145).
Her ümmet, cemaat ve topluluk içinde, inancı farklı olduğu halde bunu açığa vurmayan, inanmış görünerek durumu idare eden ve amacına ulaşmayı hedefleyen insanlar vardır. Nifak=(ara açıklığı, anlaşmazlık, geçimsizlik.) denilen bu davranış biçiminin sebebi ya kişinin ve grubun zayıf olması veya bir taktik ve yöntem olarak bunu tercih etmesidir. Hz. Peygamber ve müslümanlar Mekke döneminde müşriklerle mücadele etmişlerdi. Medine’ye göç edince müşriklere iki sınıf inkârcı daha katıldı: Yahudiler ve münafıklar. Müslümanlar Medine’ye gelmeden önce oradaki ahaliye üstünlük sağlamış bulunan ve onları sömüren yahudiler, Hz. Peygamber ve ashabının oraya intikalinden sonra üstünlüklerini kaybedip giderek tâbi bir azınlık haline gelmişlerdir. Bu statüyü kendileri veya menfaatleri için uygun bulmayan bir kısım yahudiler, sözle müslüman olduklarını ifade etmiş, İslâm cemaatinin içine girmiş, cemaate zarar vermek ve onu içeriden çökertmek için ellerinden geleni de geri koymamışlardır. Resûlullah’ın Medine’ye geldiği sıralarda buranın yöneticiliğine hazırlanan Abdullah b. Übey =(Abdullah bin Übey bin Selül (Arapça: عبد الله بن أبي ابن سلول), Medine’deki Hazreç kabilesinin reisiydi. İslam peygamberi Muhammed’in gelişiyle birlikte İbn Ubeyy görünüşte Müslüman oldu, ancak Müslüman geleneği onun ölümüne kadar İslam’a münafık olduğunu belirtir.de benzer bir beklenti içerisine girmiş, ancak bu beklentisi gerçekleşmeyince Hz. Peygamber’e ve müslümanlara kin beslemiş, fakat inkârcı olarak kalması halinde onlara fazla zarar veremeyeceğini anlayıp Bedir Savaşı’nı takiben müslüman olduğunu açıklamıştır.) Ölünceye kadar (h. 9. yıl) nifak hareketinin başını çeken Abdullah b. Übey müslümanlar aleyhine türlü entrikalar çevirmiştir (ayrıca bk. Münâfikun 63/1-8). Allah Teâlâ Hz. Peygamber’e münafıkları bildirdiği halde, bunlar görünürde müslüman oldukları, çevre onları müslüman bildiği için Hz. Peygamber, “Muhammed arkadaşlarını da öldürüyor” (Buhârî, “Tefsîr”, 63/5, 7) şeklinde bir propagandanın yayılmasını önlemek için münafıkları teşhir etmemiş ve –belli suçları sabit olmadıkça– cezalandırmamıştır.✅
İman yönünden münafıklık yanında bir de ahlâk bakımından münafıklık vardır ve Hz. Peygamber müminlerin bundan da sakınmalarını istemiştir. “Münafığın üç belirtisi vardır: Haber ve bilgi verdiğinde yalan söyler, söz verdiğinde yerine getirmez ve kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder” (Buhârî, “Şehâdât”, 28; Müslim, “Îmân”, 25) meâlindeki hadis bu konuda yapılmış önemli bir uyarıdır.
Bakara 8 -Açık Kuran
1 ve mine ve
2 n-nasi insanlardan نوس
3 men öyleleri de
4 yekulu derler قول
5 amenna inandık امن
6 billahi Allah’a
7 ve bil-yevmi ve gününe
8 l-ahiri ahiret اخر
9 vema olmadıkları halde
10 hum onlar
11 bimu’minine inanıyor
Ahmed Hulusi – Türkçe Kur’an Çözümü
İnsanlardan bir kısmı “B” işareti kapsamınca (varlıklarını Allah Esma’sının oluşturduğu inancıyla) Allah’a ve ahiret süreçlerine (sonsuzluk içinde, kendilerinden açığa çıkanın sonuçlarını yaşayarak yer alacaklarına) iman ettiklerini söylerler; ne var ki imanları gerçekte bu kapsamda değildir!
Elmalılı Hamdi Yazır Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meali
İnsanlar içinden kimisi de vardır ki Allaha ve son güne iman ettik derler de mü’min değillerdir
https://acikkuran.com/2/8
https://mealler.org/SureveAyetler.aspx?sureid=002&ayet=008
https://www.kuranmeali.net/bakara-suresi-8.ayet.htm
https://www.kuranmeali.com/Elfaz.php?sure=2&ayet=8
https://quran.com/tr/2?startingVerse=8
https://kuranharitasi.com/kuran.aspx?sureno=2&ayetno=8
Bakara 8 – Elmalı Hamdi
8- İnsanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları halde, “Allah’a ve ahiret gününe inandık.” derler.
8-NÜZUL SEBEBİ: Bu âyetlerin Medine ve civarındaki birtakım münafıklar hakkında inmiş olmasında fikir birliği vardır. Rivayet edildiğine göre bunlar Evs ve Hazrec kabilelerine mensup bazı kimselerle, onlarla birlikte olanlardır ki, başkanları Abdullah b. Übeyy b. Selûl’dür.=(Ebü’l-Hubâb Abdullāh b. Übeyy b. Mâlik b. el-Hâris (ö. 9/631)
Hz. Peygamber devrinde Medine’de yaşayan münafıkların reisi.) Peygamberimizin ensarı (yardımcıları, dostları) olan Evs ve Hazrec kabileleri o zaman Yesrib denilen Medine’nin en esaslı unsuru idiler ki, ikisine birden “ma’şeri Hazrec” (Hazrec topluluğu) de denilirdi. Bunlardan başka Medine yakınlarında Kurayza, Benî Nadîr, Benî Kaynuka gibi yahudi kabileleri vardı. Medine içinde oturan yahudiler de bulunuyordu. Büyük bir peygamberin gelmek üzere bulunduğu yahudi bilginleri arasında söyleniyor ve Medine halkı arasına yayılıyordu. Yahudiler, Hz. Musa’nın “bana benzer peygamber” dediği peygamberi, o peygamberi Arapça “en-Nebî, er-Resul” ismiyle bekliyorlardı. Ve tahminlere göre bunun zamanı geldiğini seziyorlardı.Fakat bunu kendilerinden bekliyorlardı. O sırada Abdullah b. Übeyy de kendini Evs ve Hazrec içinde Yesrib krallığına aday gibi görüyordu. İçerde ve dışarda bu durumlardan, Allah Teâlâ’nın hikmetiyle en önce uyanan Evs ve Hazrec oldu. Hac mevsiminde Mekke’ye gidip “ilk akabe”de = (Peygamber’e söz verdiler ve ona biat ettiler. Nübüvvetin on ikinci senesi (621) Zilhicce ayında Akabe’de yapılan bu biata Birinci Akabe Biatı denir. Birinci Akabe Biatı=(biat etmek
bir kimsenin yönetimini, egemenliğini tanımak, kabul etmek.), savaşla ilgili hususları ihtiva etmediği için Bey’atü’n-nisâ adıyla da anılmıştır.)on iki, ertesi sene “ikinci akabe”de yetmiş kişi Hz. Peygamber’e biat ettiler, onun “ensar”ı (yardımcıları) olmaya başladılar, Allah’a ortak koşmaktan kurtulup gaybe iman ettiler. Hatta birçokları Hz. Peygamber’i görmeden iman ettiler. En sonra da Peygamber Efendimiz hicret ettiler. Yesrib “dâru’l-hicre = hicret yurdu” oldu ve Medine (yani şehir) ismini aldı. Peygamberimiz’in buraya yerleşmesinden sonra İslâm kelimesi çabucak halk arasında yayıldı. Müslümanlık ve müslümanlar çoğaldı, puta tapıcılara ve müşriklere karşı ezici bir çoğunluk oluştu. Bununla birlikte Evs ve Hazrec kabileleri içinde iman etmeyen bir azınlık da vardı. Yahudiler “kitap ehli” iseler de, tersine çoğunluğu çekememezlik sebebiyle inkârcılıkta inat etmiş ve bununla birlikte en büyük âlimlerden Abdullah b. Selâm hazretleri gibi bazı zatlar da âyetindeki öğülmelere mazhar olarak ezelî imanlarını açıklamışlardı. İman etmeyen ve “Muhakkak ki inkâr edenler” âyetinin nüzul sebebi olan yahudi âlimleri gizli gizli “gizli örgütler” rolü oynuyordu. Bunlar, Peygamber’e ve müslümanlara düşmanlık etmek için öbürlerinden iman etmeyen azınlık ile gizlice ittifak ederek İslam ortamında onlardan zâhiren iman etmiş görünen bir münafıklar zümresi oluşturmuşlardı ki, bunların başkanları Abdullah b. Übeyy b. Selûl idi. bildirmesi ile Peygamberimiz onları tanıyordu ve ashabından seçkin olanlara da bildiriyordu. Bu sebeple bunların adları ve nesebleri bile rivayet olunmuştur ki, tefsirde anılmaları lüzumsuzdur. Bu münafıklar, müslümanların ibadetlerine ve bütün dinî hususlarına görünüşte ve daima iştirak ederler ve el altından da entrika çevirmeye çalışırlardı. Dikkate değer ki bunlar, dıştan küfrü gerektiren bir şeyi göstermemeye çalışırlar ve yalnız görüntüyü muhafaza ettiklerinden dolayı -Allah Teâlâ’nın hikmetiyle- İslâm toplumundan çıkarılmazlardı. İşte açıkça bilinen kâfirlerden daha çok bu gibilere karşı İslâmî emniyeti muhafaza etmek, peygamberlik görevinde ve İslâm’da pek önemli bir mesele olduğundan Cenab-ı Allah bunlar sebebiyle yukardaki on üç âyeti indirerek durumlarını bildirmiştir.”Nâs” kelimesi, “insan”ın çoğuludur, aslı “ünâs”tır. Yahut lafzından başka olarak çoğul ismidir. Bazan “halk” ve “ahâli” deyimlerimiz gibi “halk topluluğu” mânâsına da kullanılır. Yani anlatılan kâfirlerden başka insanların bir kısmı da vardır ki, Allah’a ve o son güne (yani ahirete) iman ettik der. halbuki bunlar mümin (inanmış) değillerdir. Mümin olmadıkları halde “âmennâ = inandık” diye yalan söylerler. Dikkat edilirse Peygamber’e imanı çoğunlukla kâle bile almazlar da Allah’a ve ahiret gününe imanı söylerler ve güya bu kadarla Peygamber’i tasdik ediyormuş gibi görünürler.💧
https://islamansiklopedisi.org.tr/abdullah-b-ubey-b-selul
https://islamansiklopedisi.org.tr/evs-beni-evs
https://www.islamveihsan.com/akabe-biatlarinin-yapildigi-yer.html
https://islamansiklopedisi.org.tr/akabe-biatlari
https://islamansiklopedisi.org.tr/nesep
Tevilat ;Bakara 8
6- Gerçek şu ki, kâfir olanları korkutsan da korkutmasan da onlar
için birdir; iman etmezler.
7- Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların
gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için büyük bir azap
vardır.
8- İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde “Allah’a ve
ahiret gününe inandık” derler.
9- Onlar güya Allah’ı ve müminleri aldatırlar. Halbuki onlar ancak
kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir.
“Gerçek şu ki, kâfirler…büyük bir azap…” Burada kastedilen
kâfirler, ilahi kahra muhatap olmuş bedbahtların ilk zümresidir ki uyarı,
bunlar üzerinde bir etki meydana getirmez. Onların cehennem
ateşinden kurtulmalarının bir yolu da yoktur. Rabbinin onlarla ilgili “iman
etmezler” şeklindeki hükmü gerçekleşmiştir. şekilde rabbinin kâfir
olanlarla ilgili “onlar cehennem ehlidir” şeklindeki hükmü de
gerçekleşmiştir. Yolları kapanmıştır. Kapılar üzerlerine kilitlenmiştir.
Çünkü kalp, ilham mahalli olan bir ilahi şiardır, =(ayırıcı özellik) ama Allah kalbi mühürleyerek bu ilhamdan onları perdelemiştir. İşitme ve duyma
organları ise insani şiarlardır. =(ayırıcı özellik,
tutulacak yol, ülkü, ilke.)Yani anlama ve değerlendirme aracı olan
iki olgudur. Onların algıladığı anlamın kalbe ulaşmasına engel olunduğu
için, bu ikisi de görevlerini, işlevlerini yerine getirmekten yoksun
bırakılmışlardır. Böylece onların iç âlemde, batında zevk mahiyetli, keşif
menşeli ilme ulaşmalarına imkân yoktur. Bunun yanında öğrenmeyle
elde edilen kesbi=(Kesbi sözcüğü, daha çok, sonradan kazanılmış meziyetler ve alışkanlıklar için kullanılır.) zahir ilme ulaşmalarının yolu da kapalıdır. Karanlıklar zindanlarında hapsedilmişlerdir. Uğradıkları azap ne büyüktür.“İnsanlardan bazıları vardır…inandık, derler.” Burada kastedilenler
de bedbahtlar grubunun ikinci zümresidir. “Allah’a inandık.” diyerek
iman iddiasında bulunmalarına rağmen iman olgusu onlardan
olumsuzlanmıştır. Çünkü imanın mahalli kalptir, dil değildir. Nitekim bir
ayette şöyle buyurulmuştur: “Bedeviler “inandık” dediler. De ki: Siz iman
etmediniz, ama “boyun eğdik” (İslam olduk) deyin. Henüz iman
kalplerinize yerleşmedi.” (Hucurat, 14) “Allah’a ve ahiret gününe
inandık” şeklindeki sözleri, tevhid ve ahiretle ilgili bir iddiadan ibarettir
Tevhid ve ahiret inancı ise dinin aslı ve esasıdır. Yani demek istiyorlar
ki, biz, Hakk’a karşı perdelenmiş müşriklerden ve dine ve ahirete
inanmayan ehli kitaptan değiliz. Çünkü ehli kitabın ahiret ile ilgili
inançları gerçeğe, hakka uygun değildir.
Bil ki, küfür, “örtünme ve perde” demektir. Bu da ya müşriklerde
olduğu gibi Hakk’a karşı örtünme, ya da ehli kitapta olduğu gibi dine
karşı örtünme şeklinde olur. Hak’tan perdelenen, dinden de perdelenmiş
demektir. Çünkü dine varmanın zorunlu yolu Hak’tır. Fakat, dine karşı
perdelenmiş kimse, Hak’ka karşı perdelenmemiş olabilir. Üzerinde
durduğumuz ayette işaret edilen zümre ise, her iki perdenin de kendileri
açısından kalktığını iddia etmektedirler. Ama iman gerçeğini kendi
özlerinden olumsuzlamak suretiyle yalan söylüyorlar. Yani, onlar böyle
kaldıkları sürece iman etmiş olmazlar. “El-Muhadaa” kelimesi, iki
yönden hileye baş vurmak demektir. Bu da iyi görünüp iç âlemde kötü
olmak şeklindedir. Allah’ı aldatmaktan maksat, Rasul’ü aldatmaktır.
Çünkü yüce Allah “Rasul’e itaat eden, Allah’a itaat etmiştir.” (Nisa, 80)
buyurmuştur. Bir diğer ayette de şöyle buyurulmuştur: “Attığın zaman
sen atmadın, fakat Allah onu attı.” (Enfal, 17) Çünkü Rasul, Allah’ın
habibidir.🚨
Bir kutsi hadiste şöyle deniyor: “Kul daima nafile ibadetleri yerine
getirerek bana yaklaşmaya çalışır. Derken, onu severim. Onu sevdiğim
zaman, işiten kulağı, gören gözü, konuşan dili, tutan eli ve yürüyen
ayağı olurum.” O halde, ayette sözü edilen zümrenin Allah’ı ve
müminleri aldatmaları; iman ve sevgi izhar edip içlerinde küfür ve
düşmanlık duygusunu saklamaları şeklindedir. Allah ve müminlerin
onları aldatmaları ise, onlarla barış içinde olmaları, kanın
dokunulmazlığı, malların korunması gibi İslamî hükümleri onlar
hakkında icra etmeleri, buna karşılık, Allah’ın onlar hakkında elem verici
bir azap hazırlaması, vahim bir akıbeti bekletmesi, kötü bir sonuca
duçar kılması ve dünyada kendileri hakkında, durumlarını açıkça gözler
önüne seren haberler vermek ve vahiy indirmek suretiyle onları rezil
etmesi şeklinde olur. Ama iki aldatma arasında büyük fark vardır.
Onların aldatmalarının bir tek sonucu var, o da kendi nefislerini helak
etmeleri, hasretle yakmaları, zulmeti, küfrü, nifakı her gün biraz daha
arttırarak, helak, rahmetten uzaklık ve bedbahtlık sebeplerini gün be
gün katmerleştirerek vebal ve günah yükünün altına sokmalarıdır.
Allah’ı aldatmaları onlar üzerinde korkunç bir etki bırakır. Dehşet verici
bir helake maruz bırakır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Tuzak
kurdular; Allah da onların tuzaklarını bozdu (onlara tuzak kurdu). Allah,
tuzak kuranların hayırlısıdır.” (Al-i İmran, 54) Onlar derin bir cehaletin
girdabında oldukları için bu apaçık gerçeği hesaba katmıyorlar.